Zeynep Solakoğlu
Tufan Çekiçurs | Zeynep Solakoğlu
Tufan Çekiçurs

Hattın ucunda: Zeynep Solakoğlu

Zeynep Solakoğlu, ‘Late Bloomer’ sergisinde hız ve üretkenliğin yüceltildiği çağımıza inat, acele etmemeye övgü niteliğinde rengarenk bir dünya sunuyor.

Reklâm

“Late Bloomer” kavramı modern dünyada çoğu zaman gecikme ya da geride kalma hissiyle ilişkilendiriliyor. Siz bu başlığı seçerken ne tür bir kişisel ya da sezgisel ihtiyaçtan yola çıktınız?

Kendi hayatımda bazı alanlarda ilerlediğimi, bazı alanlarda ise geri kaldığımı hissettiğim bir dönem oldu. Bir süre bu ikilemin içinde yaşadım. Sürekli kendini, hayatını ve ilerlemeyi düşünmenin insanda yarattığı biraz egoist bir hal var; bundan rahatsız oldum. Zamanla bunun bana ait bir durumdan çok, çoğumuza dayatılan bir bakış açısı olduğunu fark ettim. Hayatı kontrol etme çabası, onu evrelere bölme, karşımıza çıkan her şeye agresif bir şekilde yüklenme hali... Alma, başarma ve bunun sürekli ödüllendirilmesi. Bir noktada kendimden geri bir adım atıp bir sistemin parçası olduğumu kendime hatırlatmak istedim. Doğanın içinde ne kadar az yer kapladığımı, zaman ve hayat algısının doğadaki diğer canlılar için nasıl işlediğini düşünmeye başladım. Hiçbirimiz bir arının “geç kaldığını” düşünmüyoruz ya da bir çiçeğin neden mevsiminden önce açmadığını sorgulamıyoruz. Dünya, birbirine bağlı ve ince dengelerle işleyen bir sistem ve bu sistem, biz olsak da olmasak da her gün yeni bir günü başlatıyor. Kendimi bu işleyişin merkezine koymayı bıraktığımda, “geç kalma” fikrinin de anlamını yitirdiğini fark ettim.

The Creamery
Zeynep SolakoğluThe Creamery

Sergi, zamanın doğrusal ve rekabetçi algısına karşı duran masalsı bir anlatı kuruyor. Sizin için zaman, üretim sürecinde itici bir güç mü yoksa direnilmesi gereken bir baskı mı?

Fikir üretirken ya da çalışırken zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varmıyorum. Ancak sonradan dönüp baktığımda anlıyorum. Benim için çok pozitif bir güç bu; üretim hali.

Uçan kafalar ve tekrar eden pasta imgeleri hem davetkar hem de rahatsız edici bir his yaratıyor. Bu ikili duygu hali sizin için ne ifade ediyor ya da neden önem taşıyor?

Pastalar, mutlu görüntüleriyle ve ürün sunumu açısından, genelde bir kutlamayı işaret ediyor: Bir dönemin kapanışı ya da açılışı, dönüm noktası, terfi, nişan, düğün, doğum günü. Ama aynı zamanda insanların en kırılgan oldukları anları da temsil ediyor bence. En mutlu olduğun, kimsenin dokunmasını istemediğin bir an. Hayat ise beklemediğimiz sürprizlerle dolu; hem heyecan verici hem de gergin olanlarla. Pastayı biraz beklenmedik malzemelerle pişirdim bu yüzden. Bu ikili hali anlatmak için. Uçan kafalar da hayal kurma anını anlatıyor. Hayal kurmak her ne kadar mutlu edici bir şey olsa da insanı gerçek hayattan koparabiliyor; kafalar düşüncelerinin içinde dolaşıp kayboluyorlar. Bu iki imge de benim bazen içimde taşıdığım duygu hallerinin karşılığı, bazıları endişelerim; kafamın içinde kaybolup karşımda olanı ya da anı kaçırma korkusu. Bazıları ise bana komik gelen, hayatın beni hem gülümseten hem de üzen sürprizleri. Hepsi hikayemin bir parçası.

Sergi boyunca hissedilen “dünya inşa etme” hali bütünlüklü bir evrene işaret ediyor. Bu evren sizin için önceden planlanan bir yapı mıydı yoksa süreç içinde kendiliğinden mi şekillendi? Üretim sürecinizi detaylandırabilir misiniz?

Benim minik evrenim aslında ben var olduğumdan beri var. Kendimi bildim bileli karakterler çizer, hikayeler yazarım. Bu evren baştan planlanmış bir yapı değil; benimle zaman içinde evrilen bir şey. ‘Late Bloomer’ da bu evrenin girdiği son döngü oldu, çünkü ben de hayatımda o evreye girdim. Evrenin içindeki her karakterin, her bitkinin, her mekanın farklı bir çıkış noktası var. Hepsi kendi başlangıç anlarından itibaren hikayeme eklenip benimle dönüşüyor. Ana karakterlerden yan karakterlere, küçük dağcıklardan akarsulara, uzay imgelerinden siyah arka planlara kadar her şey bu sürecin parçası. Örneğin sarı suratlı karakterler ilk olarak 2010 yılında Amazon savaşçıları olarak ortaya çıktı; o dönemde mitoloji dersleri alıyordum. Vücut bölünmesi ve hayal kuran kafalar ise 2014'te hikayeye girdi. Daha sonra şifacı dönemlerine geçtiler; içlerini rengârenk çiçeklerle doldurdum, hepsine terapi yaptım. Ardından bir dönüşüm süreci başladı ve bedenleri şekilden şekle girdi. Kısaca benim hikayelerim, kendi görsel dilimle dünyayla iletişim kurma biçimim. Bu evren benimle yaşıyor, değişiyor ve büyümeye devam ediyor.

Mürekkep ve sulu boyadan yağlı boya ve seramiğe uzanan bir malzeme çeşitliliğiniz var. Bu sergide malzeme seçimi anlatıyı nasıl etkiledi?

Çalışma biçimimde malzeme, işlerin nasıl algılandığını ve nasıl tecrübe edildiğini doğrudan etkiliyor. Sulu boya ve yağlı boyada benzer bir renk skalası kullansam bile sulu boyalar daha hafif, daha geçici ve pozitif algılanırken, aynı renkler yağlı boyayla uygulandığında daha ağır ve yoğun bir görüntüye sahip oluyor. Aynı zamanda üretim sürecinin uzaması hikayeye de yeni elementler ekleyip, çıkartmama yol açıyor. Seramik ise karakterlerimi apayrı bir yere çekti. İki boyutlu yüzeyden çıkıp bir formun parçası haline geldiler. Çamur apayrı bir malzeme, öğrenmesi kendi içinde ayrı bir tecrübe. Kontrol etmesi zor, ağır ve güven alanım dışında hala. Süreci olduğu gibi kabul edince çok farklı yollar açma potansiyeli var. Bununla beraber objenin formunu da düşünmeye başlıyor insan, form tamamlandıktan sonra karakterleri ve dünyamı yerleştirme onun etrafında oluyor. Seramik ile birlikte karakterlerimin mekan ile daha farklı, daha yakın bir iletişim kurduğunu düşünüyorum. Biraz daha karşınızdalar, varlıkları farklı şekillendi, biraz daha gerçekler, ayakları yere basıyor.

Sergi 5 Şubat-14 Mart tarihlerinde OG Gallery’de.

Tavsiye edilen
    Son haberler
      Reklâm