Nefes alan heykeller: 'Başka Bir Tepeden'

Elgiz Müzesi’nin gökdelenlerle çevrili terasında her yaz, heykel sergileri düzenleniyor.

KAMiL ONEMCi
Nadir Sönmez |
Advertising

Ayazağa metro istasyonunun plazalar çıkışına birkaç dakikalık yürüme mesafesinde, koleksiyonlarını halka açan Elgiz ailesinin müzesi bulunuyor. Maslak deyince aklınıza ilk gelen kavram sanat değildir muhtemelen; ancak iş dünyasının kalbinin attığı bu semtte, çağdaş sanat eserleri arasında gezinip sakin bir mola verebileceğinizi bilmek güzel. Elgiz Müzesi’nin giriş ve asma katında koleksiyon eserleri ile müze çalışanlarının ofis ve toplantı odaları bulunuyor. Binanın terasında ise her yaz bir ya da iki kere olmak üzere teras sergileri düzenleniyor.

İlki 2012’de hayata geçirilen sergilerin bu sene onuncusu gerçekleştiriliyor. Teras sergilerinin odağı belli. Sadece açık hava heykelleri sergileniyor. Ayrıca eserleri seçilen sanatçıların çoğunluğu gençlerden oluşuyor. Sergiler böyle spesifik bir konsept etrafında şekillenince heykel sanatının gelişmesine zemin hazırlıyor ve kamuoyu yaratıyor. Ayrıca ziyaretçilerin gezintileri esnasında, heykel üretimine dair sorunsallar da açığa çıkmış oluyor. Büyük ölçekli heykellerin üretimi için özel alanlar gerekmesi gibi örneğin. Tabii, aynı heykellerin sergilenmesi için nakliye ve kurulum gibi operasyonların gerçekleştirilmesi de çetrefilli bir süreç ve ekip çalışması gerektiriyor. Kısacası, heykel yapmak istihdam istiyor.

Elgiz Müzesi’nin çatısına çıkınca sizi İstanbul’da yaşamanın çelişkili hisleri sarıyor. Bir taraftan uçsuz bucaksız manzara size kentin görkemini anımsatıyor, öte yandan devasa konstrüksiyonların stresli çağrışımlarından da kaçamıyorsunuz. Kenarlara yerleştirilmiş banklara oturup siz orada olsanız da olmasanız da var olmaya devam edecek heykellerin şehir manzaralı huşusuna kapılıp gidebilirsiniz. Rüzgarın, şantiye çalışmalarının, kornaların, yanınızdaki binaların havalandırma sistemlerinin ve trafikteki araçların seslerinin bir karışımı etrafınızı saracak. Müze diğer yapılara göre görece alçakta kaldığı için civardaki banka ve iş kulelerine aşağıdan bakıyorsunuz ama açınız oldukça geniş. Birbirinden farklı estetik ve renkteki açık hava heykellerinin bir arada bu denli uyum içinde gözükmesinin sebebi, belki de arkalarındaki panorama.

Abdulkadir Hocaoğlu ‘Kişisel Alan’ adlı işinde, direksiyonları birbirine dönük iki bisikleti ön tekerleklerinden birleştirerek hareketlerini bloke etmiş. Böylece bisikletlerin birbirinden kopup kendi istikametlerine yönelmeleri imkansızlaşmış. Büyük şehirde yaşamanın sürekli kişisel alanların taciz edildiği durumlar doğurması sanatçıya eserin duygusu ve ismi için ilham vermiş. 15. İstanbul Bienali’nin küratörleri Elmgreen & Dragset’in ‘Top & Bottom’ eserinde, alt alta yerleştirilmiş iki musluğa bağlı tek bir hortum bulunur. İkili benzer bir düzeneği iki lavabonun yer aldığı ‘Marriage’ işinde de kullanırlar. Lavabolar bu eserde yan yana konmuştur ve tesisatları alttan birbirine bağlıdır. Hocaoğlu’nun da nesnelerin işlevlerini durduran ama görsel çekiciliklerini neredeyse artıran bu yaklaşımında Elmgreen & Dragset’inkini çağrıştıran bir muziplik ve mizah var.

Aslı İrhan müzenin terasına lunapark trenlerini anımsatan bir ray parçası yerleştirmiş. Binanın altından uzanırcasına kıvrılarak terasa giren ray, biraz ilerleyince kesiliyor. Rayın belli bir güzergahı izlememesi, üzerinde gideni çatıya taşıdığını ya da çatıdan dışarı attığını hayal etmenize vesile oluyor. Ayrıca ray, serginin gezilmesi için oluşturulmuş taştan patikayla iki kez kesişiyor. Sanatçı, rayın altından ya da üstünden geçmenizi zorunlu kılarak sizi “-E Doğru” adlı bu eseriyle etkileşime de sokuyor.

Gözde Can Köroğlu ‘Akışkan Formlar’ isimli eseriyle bedenin sınırlarını inkar ediyor. İnsan vücudunu bütünlüklü bir biyolojik yapı olarak ele almıyor ve onun barındırdığı bilinç, duygu ve arzuların temsil edildiği formlar yaratıyor. Yani insanın muhteviyatının anatomik sınırlara 

hapsedilemeyeceğini vurgulayarak ayak ve bacak kısımlarını aslına yakın hazırladığı heykelin üst gövdesini tamamen deforme ediyor ve etrafa da parçalarından saçıyor. Vücut dismorfik bozukluğunun bir dışa vurumu gibi de yorumlanabilecek heykelin ana kısım dışında kalan parçaları, sanki yeraltındaki bir kaynaktan dışarıya taşmış gibi.

Pınar Yılmaz ‘Hane Serisi-Mekan Oynaması’ işini üretirken haneler ve onların benliğimiz üzerindeki etkilerinden ilham almış. Sarıya boyalı metallerle oluşturduğu ve zemine yerleştirdiği geometrik şekillere kıvrımlar vermiş, açılar kazandırmış ve bükülmeler yaratmış. Oldukları gibi bıraksaydı, iki boyutlu kalacak bu minimal işin en önemli özelliği belki de fotoğrafının çekildiğinde değerini yitirmesi. Üstelik bu negatif bir özellik değil çünkü günümüzde fotoğraf sanatı artık sanat eserinin medyada ya da kataloglarda olduğundan daha etkileyici gözükmesini sağlayabilecek güçte. Ancak heykel, mekanla ilişkisi üzerinden tanımı yapılan bir üretim alanı olduğu için bu aslında Yılmaz’ın becerisini gösteriyor. Eserinin sergi alanının düzlemini algılamanızda yaratacağı oynamaları tecrübe etmek için bu terasta cismen bulunmanız gerekiyor. Eserleri tanıtan levhalara baktığınızda, sanatçıların çoğunlukla 80 ve 90’lı yıllarda doğduğunu ve Anadolu’nun farklı şehirlerinde yaşadığını göreceksiniz. Hem genç zihinleri duyumsamak hem de uzakta olanlara yakınlaşmak gününüze anlam katacak.

‘Başka Bir Tepeden’, Elgiz Müzesi, 28 Ekim’e kadar, elgizmuseum.org/tr

Advertising