1/3
Mathias Völzke
2/3
Mathias Völzke
3/3
Mathias Völzke

Sesli Düşünme

Cevdet Erek’in Arter’deki galeri mekanına özel olarak tasarladığı ‘Bergama Stereotip’, hikayesini tarihten alan bir sesli mimari işi. Yeni sergisi vesilesiyle müzisyen, çağdaş sanatçı ve üniversite hocası olan Erek’le konuştuk.

Nadir Sönmez
Advertising

Sesin mekan ve mimariyle ilişkisini düşünmeye ne zaman ve nasıl başladınız? Bu ilişkinin eserlere dönüşmesi nasıl gerçekleşti?

Mimar Sinan’da mimarlık eğitimi alıp aynı zamanda hocam Fatih Gorbon’un mimari ve tekne tasarım ofisinde çalışıyordum. Diğer yandan Nekropsi grubu yoğun bir üretim ve çalışma içindeydi. Bu şekilde, doğal bir yola ya da en az iki yola girdim. İlk albümümüzün ismi ‘Mi Kubbesi’. İçinde kaleme aldığım bir yazı var. Şimdi bakınca yapılan işten çok uzak olmadığını fark ediyorum. Bu yolun karar verilen bir yola dönüşmesi ise İTÜ MIAM’da ses mühendisliği ve tasarımı okumaya başlamamın ardından kişisel denemelere girişmemle gerçekleşti. Bu alandaki ilk tanımlı deneme ve kamuya gösterme 2002’de İTÜ Maçka binasındaki ‘Avluda’ adlı yerleştirme ile oldu. Fulya Erdemci’nin küratörlüğünü yaptığı 1. Yaya Sergileri kapsamındaydı.

Berlindeki Hamburger Bahnhof’ta sergilenen ‘Bergama Stereo’ başlıklı yapıtın devamı ve bir varyasyonu niteliğindeki ‘Bergama Stereotip’, Arter’de sergileniyor. İşi sizden dinleyebilir miyiz?

İzleyicinin deneyimi öncelikli, dolayısıyla tarif etmemeyi tercih ediyorum. Gidecek kişiler çeşitli yazılı malzemeler de bulacaklar daha fazla bilgi ve perspektif istiyorlarsa. Sadece şu yolculuğu hatırlatayım: Milattan birkaç yüzyıl önce yapılmış Pergamon (Bergama) kentindeki Büyük Sunak’ın üzerindeki Gigantomakhia Frizi’nin Berlin’e götürülmesi ve orada kurulan Pergamonmuseum’da sergilenmeye başlaması ile başlayan bir tarihsel serüven söz konusu. Ben de geçen sene bu sunağı ve frizi yorumlayan ‘Bergama Stereo’ adlı sesli mimari işini yaptım. Onu İstanbul’a getirilebildiğimiz şekliyle ve ‘Bergama Stereotip’ başlığıyla sunuyoruz.

Arter’in İstanbul sanat sahnesindeki yerini nasıl yorumluyorsunuz? Farklı şehirlerdeki sergileme olanaklarını tanıyan biri olarak Arter’de dikkatinizi neler çekti?

Bugünlerde çok yorumlayamıyorum. Açılış haftasından sonra sadece bu sergi için çalışmaya gittiğim zamanlarda deneyimleyebildim, halen de sergilerin tümünü izleyemedim. Sergi hazırlığı her gün çalışarak geçti. Çoğu yıllar içinde beraber çalıştığımız aydınlık insanlardı. ‘Bergama Stereotip’in küratörü Selen Ansen gibi ilk kez beraber çalışmayı deneyimlediğimiz diğerleri de oldu. Katkılarını görebiliyorum ama bir yorum için daha erken; bir kurumdan bahsediyoruz. Yeşerttiklerinin insanlara ve çevresine açık ve kalıcı olmasını diliyorum şimdilik. 

Carolyn Christov-Bakargiev ile Documenta ve İstanbul Bienali’nde birlikte çalıştınız. Küratör-sanatçı ilişkisi açısından tekrarlanan iş birlikleri ne ifade ediyor?

Öncelikle, her işte olduğu gibi çalışma deneyimi önemli. Her çalışmada üzerine bir şeyler ekliyorsunuz. Her iki veya daha fazla insanın beraber çalışmasında olduğu gibi çalışma yöntemleri, perspektifler, dünya görüşleri ve beklentiler farklı oluyor. Tartışmalar yorucu olabiliyor ama diyalogla ulaşılan yerler de benzersiz. Carolyn özelinde konuşursam, önce Documenta’da sonra İstanbul’da mekanı beraber seçtikten sonra çalışmama hiç müdahale etmedi. Ardından ortaya çıkan ürünü deneyimledikten sonra yorumladı, heyecanlandı ve kutladı.

Ana akım medyada çağdaş sanat dünyası, Maurizio Cattelan’ın 120.000 dolara satılan ‘Komedyen’ (duvara bantla yapıştırılmış bir muz) işinde olduğu gibi eser fiyatları üzerinden gündeme gelebiliyor. Bu dünyanın içinden biri olarak sizin gündeminize nasıl gelişmeler giriyor? Sektöre dair ne sizi ne heyecanlandırıyor?

Orası başka bir alem, ismi güzel olmuş. Yaklaşık 10 yıldır yaptığım ve biraz evvel bahsettiğimiz iş tipinin içinde onlarca mekansal işi ortaya çıkardık. Birkaç istisna içerik parça dışında eser fiyatının konusu bile açılamadı. Açılamaz çünkü hemen her şeyin satılabildiği şu anda bu tip işlerin satılması, tekrarlanması neredeyse imkansız. Uzun süre oldu, tek başına galeride sergilenebilecek ve edinilebilecek ürünler çıkmıyor. Benim öncelikli gündemim mekanlara göre işler yapmak, sahnede arkadaşlarımla deliler gibi davul çalmak ya da okulda, bağımsız neler var diye bakıp onların derinlerine inmeye çalışmak.

Nekropsi’nin ilk albümü 1996 yılında çıktı. Grubun varlığını sürdürmesi size neler hissettiriyor?

Bazen zor ama bu zamanlarda çok iyi hissettiriyor. Hemen hemen ilk gençliğimizden beri devam eden, aralar vererek dönüşen, bağımsız bir grubumuz var. Ve her daim geri enerji veren renkli takipçilerimiz. 

Nekropsi az ama öz konserler veren bir grup olarak yoluna devam ediyor. Konser takviminizi belirlerken hangi kriterleri dikkate alıyorsunuz?

Hepimiz yoğun çalışıyoruz kendi işlerimizde ve alanlarımızda. Hayatta bambaşka mecburiyetlerimiz de var. Onların içindeki mümkün anlarda ve tercih ettiğimiz mekanlarda konser vermeye çalışıyoruz.

Konserler Nekropsi üyeleri için nasıl geçiyor? Geçtiğimiz yıllarda dinleyici kitlenize dair nasıl değişimler gözlemlediniz?

Nasıl oldu bilmiyorum ama son iki senenin konserlerinde hepimiz sanki daha bile mutlu ve rahatız. Enerji yüksek, sanki daha da sağlam çalıyoruz. Seyirci çok çeşitli. Konserleri tanıtan kurumlar dışında neredeyse sıfır tanıtımımız olsa da, son performanslarda değişik tiplerden çok genç insan vardı. Eski tayfalardan da katılım çok.

Seren Yüce, geçtiğimiz günlerde Bant Mag.’in 15. yıl kutlamaları kapsamında Nekropsi’nin ‘Ebo’ parçasına klip çekti. Klibi nasıl buldunuz?

Şaşırdık sanırım hepimiz. Yıllardır çaldığımız ve hiçbir görselliği direkt iliştirmediğimiz bir parça olduğu için çok yükselemedik başta. Sonu bana sert geldi biraz mesela. Ama mühim olan dostumuz ya da değil; bu vesileyle bir başka gözün, bir başka dimağın ne duyduğunu, ne hayal ettiğini görmek. Hem de o seriye bir katılım yapması. 

Siz de ‘Sivas’ ve ‘Abluka’ filmlerine ses tasarımı yaptınız. Bu vesileyle video ve ses/müzik ilişkisine dair düşüncelerinizi öğrenmek isteriz. Müzik görüntüyle birleştiğinde neler oluyor? Görüntü müzik için bir mekan teşkil eder mi?

Kısa bir cevap vermem zor. Şöyle bir giriş yapabilirim: Ses ve müzik genelde görüntüyle bir. Ayıran biziz ve de teknolojimizle beraber dönüşen algımız. Ben birlikleri üzerinden başlıyorum genelde çalışmaya, mümkün ise.

Çağdaş sanat üretiminde eserlere, sıklıkla onları anlatan kavramsal metinler eşlik ediyor. Bestelerin ve hakkında açıklama yaptığınız işlerin üretim süreçleri birbirinden farklı mı?

Hepsi tercih. Bazen de insanların alıştığı veya disiplinlerin, dönemlerin, kurumların formatları olan yöntemler… Sadece çağdaş sanat değil. Yukarıda örneğini verdiğim 1996 tarihli albümümüzün kaset kapağındaki metin gibi. Ben bir yazının işle gerçek ilişkisine bakmayı, işin ne kadar parçası olduğunu ve nelerin birlikte üretilmesi gerektiğini düşünmeyi tercih ediyorum. Ya da başkasının yorumunu ve tepkisini.

Gündelik yaşamınızı müzisyen oluşunuz nasıl etkiliyor? Duymakla kurduğunuz ilişki ev atmosferinizi, çalışma ortamınızı ya da sosyalleşmek için tercih ettiğiniz yerleri nasıl değiştiriyor?

Sadece müzik ile ilişkiden dolayı değil, İstanbul’da yaşayan biri olduğum için de genellikle sessiz ya da daha az gürültülü yerler arıyorum. Biz biraz gürültücüyüz, kendimizi ve kulaklarımızı bayağı yorduğumuz da aşikar tabii.

Görüşlerinizi ve kendinizi ifade etme biçiminizi bulunduğunuz ülke, kurum ya da bağlama adapte ediyor musunuz? Ses üzerine çalışmak ifade özgürlüğünüzü kolaylaştırıyor mu?

Öncelikle sadece ses üzerine çalışmıyorum, görselliğin hâlâ baskın olduğu güzel/güncel/çağdaş vb. sanat dünyasında o tarafım daha öne çıkıyor, bazen işin kendisi öyle olmasa bile. Tabii ki bazen adapte ediyorum. Bazen sonuna kadar zorluyorum karşı tarafı beraber veya solo adaptasyon için ya da bazen katılımı reddediyorum. Ses, ifade özgürlüğümü kolaylaştırıyor mu? Belki bazen, direkt üretimi daha kolay, sızabiliyor da. Diğer yandan buharlaşıp kaybolması da o kadar hızlı. 

İnsan sesiyle ilişkiniz nasıl? Size hoş gelmesi hangi özelliklerine bağlı? Tahammül edemediğiniz seslere tepkiniz ne oluyor?

İnsan sesine odaklanmayı seviyorum. Konuşulan dile, konuşmaya ya da ses çıkarmaya dikkat kesilmeyi. Konuşma veya tavır taklidini yapmayı. Görseldeki yazı ile işitseldeki sözeli birlikte düşünmeyi, yarıştırmayı. Diğer yandan biraz evvel bahsettiğimiz ‘Bergama Stereo’da ve ‘Bergama Stereotip’te insan sesinin -biraz death metal gruplarını hatırlayın- ilkel, hayvansal ya da hayaldeki başka canlılar gibi dönüştürülerek icra edilmesi de eskiden beri ilgimi çekiyor, bir alışkanlık.

‘Bergama Stereotip’, 9 Ağustos’a kadar Arter'de.

www.arter.org.tr

 

 

Tavsiye edilen

    İlginizi çekebilecek diğer içerikler

      Advertising