Efsunlu şehrin efsunlu hikayesi

Fiziksel Tiyatro Araştırmaları’nın heyecanla beklenen yeni oyunu ‘Kalabalık Duası’nı, yönetmeni Güray Dinçol, yazarı Volkan Çıkıntoğlu ve oyuncusu Tolga İskit ile konuştuk.

1/4
Güray Dinçol, Tolga İskit, Volkan Çıkıntıoğlu
2/4
3/4
4/4
Gülin Dede Tekin |
Advertising

 

Yazdığınız iki oyuna baktığımızda bir üslubunuz, diliniz olduğunu görüyoruz. Aynı yerden olmasa da ilk oyununuza yakın bir hissiyatı var ‘Kalabalık Duası’nın. Taze bir yazar olarak yazma sürecindeki arayışınız nedir?

Volkan Çıkıntoğlu Üslup demeniz beni rahatlattı çünkü önce biçimden hareket ediyorum. Nasıl bir biçim kurabilirim? O bana nasıl yazar eylemi ve yazar hareketliliği sağlar? O hareketlilik acaba nasıl bir içerik çıkarır? Bunları düşünüyorum. ‘Bir Meşrutiyet Faciası Yahut Gündüzlerimiz’ ve ‘Kalabalık Duası’nın tek ortak yönü bence dili kullanma şekli. Yoksa temaları çok ayrı. 

Gerçeklik algılarında da kesişiyorlar sanki.

Volkan İkisi de gerçekliği kurcalıyordu. Acemi bir yazar olarak klasik dramatik yapıyı kurmakla ilgili problemim var. Sinemada karşılaştığımız klasik dramatik hikayeler, zaman ileriye giderken karakterlerin hikayelerinin açılması ve bazı şeylerin ortaya çıkması... Bununla ilgili hem felsefi olarak hem kalem olarak bir problemim var. O yüzden gerçeğin tamamını göremiyorum. Gördüğüm kısmını çarpıtmayı, onu kurcalamayı, onunla oyunbaz bir ilişkiye girmeyi seviyorum. Bu oyunbaz şeyin üslubunu nerede bulabilirim diye yazıyorum. 

‘Kalabalık Duası’ için “Hikayesi anlatılamayan oyun.” demiştiniz daha önce. Oyunun hikayesini nasıl anlatırsınız okuyucuya?

Volkan Efsunlu bir İstanbul hikayesi. Ama bu tanımdan da kendimi alıkoymaya başladım. Çünkü aslında bir İstanbul hikayesi kurma gibi bir derdim yoktu. İlk olarak Balat Monologlar Müzesi’ne Balat semtiyle karşılaşmanın bendeki karşılığı olarak kısa bir monolog yazmıştım. Daha büyük bir meseleye girdiğimde aslında önemli olanın şu olduğunu fark ettim: Mekanla insanın karşılaşmasından ne çıkabilir? Çünkü insan kendini mekana ve zamana göre tanımlıyor. Benim içinde bulunduğum ve kendimi tanımladığım mekan da İstanbul hasbelkader. Mekanımızın karşılığı İstanbul olunca, onun şekilsizliği, geçmişi, geleceği, hissi, güzelliği, çirkinliği kurcaladığım şeyler oldu. Son noktada İstanbul hikayesi gibi görünüyor ama benim için bir insanın mekanla olan ilişkisi.

Güray Dinçol Varoluşsal bir mesele var her iki oyunda da.  Fona matrak bir şehir ya da durum alıp varoluşsal, mistik ve muzip olanı kaleminde yan yana getirebiliyor. Bu bana çok ilginç geliyor. İki oyunun en büyük ortak paydası, Volkan’ın yazarlık çizgisinde buluşturduğu şey. Muziplik ve var olma meselesine dair ürettiği aforizmalar, teoriler, denemeler, esinlenmeler... Bir de çok eklektik yazıyor. Her şeyden besleniyor. Duvar yazıları, büyük bir edebiyatçıdan alıntılar, oyuncunun doğaçlaması... Bu şehir gibi. O noktada yakaladığı damar çok doğru. Hem şehrin mistik, yaramaz yanını hem de ritmik, neşeli yanını verebiliyor. Çok tuhaf bir terazisi var oyunlarının.

Bu efsunlu hikaye nasıl ekibine kavuştu?

Volkan Balat’taki monologla ilgili güzel dönüşler aldıktan sonra uzun bir monolog yazmak istedim ama uzatmayı beceremedim. Bir sene sonra malzemeler birikince, mekan ve insanı nasıl karşılaştıracağımı düşünürken sinema çıkışı bekleme teması geldi aklıma. Bekleme teması tüm bu eklektik malzeme ve şehir temasını, mekan ve insanın karşı karşıya gelmesini çok iyi açıklıyor. Hem çok doğulu hem de batılı bir şekilde açıklıyor. Doğulu çünkü topladığım malzemenin bir kısmı tasavvuf ağırlıklıydı, doğu felsefesi içeriyordu. Batılı çünkü

Beckettian bir yanı var. Bunun üzerine bir taslak oluşturdum. Önce Balat’ta oynayan oyuncu ile çalışırım diye düşünmüştüm ama olmadı. Daha önce ilk halini okuttuğum Güray’ın yönetmek istediğini biliyordum. Bir de sezgisel bir şekilde Tolga’nın yapabileceğini düşündüm. ‘Cambazın Cenazesi’nde izlemiş ve çok beğenmiştim. Beraber Medrese’de Grotowski atölyesine katılmıştık. Çok mülayim bir karakter olduğunu görmek bende ilginç bir karşılık buldu. Metindeki karakterin de tüm bu bilgi yüküne rağmen masum ve beceriksiz bir hali var. Bir de Seyyar Sahne’de öğrendiğim kadarıyla, tek kişilik bir oyunun anlamlı olması için sanatçının hikayeyle kişisel bir yerden kesişmesi gerek. Sadece sanatsal bir kaygı ile o makine çalışmıyor. İçeride bir yere dokunduğunda estetik bir dünya açılıyor. Güray’ı da “Ne güzel Batılı bir tekniğe sahipsin, Frankofon takılıyorsun ama sana modern bir meddahlık yapma şansı veriyor bu metin.” diyerek ikna ettim.  

Fiziksel Tiyatro Araştırmaları’nın ve sizin klasikleri bambaşka açılardan yorumlamanıza alışığız. Bu sefer yepyeni bir metinle çıktınız karşımıza.

Güray Beni heyecanlandıran şey, Volkan’ın metni dönüştürmeye açık olmasıydı. Süreç içerisinde şekillenen bir işti. Başta Fiziksel Tiyatro Araştırmaları işi olarak başlamadı. Kendi adıyla mı çıksa, sadece bu oyuna özel bir kumpanya mı kursak gibi fikirler vardı. Çünkü ‘Şatonun Altında’ gibi bir oyun çıkardık ve insanların bizi tanımladığı bir biçim var. Dört sene oldu yeni oyun yapmalıyız diye telaşlanıyorduk. Sonra süreç öyle şekillendi ki oyun adeta “Ben bir araştırmanın ürünüyüm ve son derece fizikselim. Senin iyi bildiğin bir yerden geliyorum ama bir yandan da çok geleneksel bir tonum var.” demeye başladı. Ben oyuna bir takım uydurma kavramlarla yaklaşıyorum. Performatif meddah diyorum, Bektaşi Clown diyorum. Bunlar yan yana gelebilecek kavramlar değil aslında. Birazcık da hayatla kurduğum ilişki, yaşım, bu şehirde geçirdiğim zaman itibarıyla muzipliğimi kaybetmeden olgun bir kanal, tasavvufi ama matrak bir arayış içindeymişim. Belli bir tarihte bir yere teslim etmek zorunda olmadığım işler hep bir yolculuk gibi geliyor. Nereye gideceğini bilmiyorsun, sadece yolu biliyorsun. Bu oyun da acelesiz, ferah bir şekilde ilerledi ve bir baktık ‘Şatonun Altında’ya bir erkek kardeş gelmiş. 

Uzun bir çalışma dönemi geçirdiniz sanırım.

Güray Mart’ta bir araya gelmiştik. Bazen iki üç ay hiç çalışmadık, bazen ayrı ayrı çalıştık. Ama oyun bir yerde çalışıyormuş. Bu oyun bana şunu da öğretti: Zaman reel prova zamanından ibaret değil. Sizin oyunla geçirdiğiniz vakit, o oyun üzerinde düşünmek… Bu vakti yaptığımız işe vermek gerekiyor. Hepimiz piyasa şartlarında aceleciliğe düşüyor ya da düşmek zorunda kalıyoruz. Fiziksel Tiyatro Araştırmaları işi olduğunu oradan da anladım. Biz bir araştırma yapıyor ve olgunlaşma sürecinde seyirciye açıyoruz. Bu oyun da o süreçte seyirciye açılmaya başlandı. Çok fazla seyircili ön gösterim yaptık. Çalışma pratiğim adına yepyeni bir yol bulduğumu düşünüyorum. Bu lüksüm oldukça da hep böyle çalışırım.

Uzun çalışma süreci, devam eden diğer işlerinizden ayrıştırıyor mu oyunu? İçerisinde her şeyden biraz biraz görebildiğimiz bu oyun süreci sizin için nasıl geçti?

Tolga İskit Öncelikle çok şanslı bir oyuncuyum. Kendi jenerasyonumun iki muhteşem insanıyla çalıştım. En temel dertlerimden biri biçim. ‘Şatonun Altında’yı izlediğimde vurulmuştum. İki deli kadın ve bu adamın aklı nasıl bir akıl, bunlara yapışmam gerek vaziyetindeydim. Güray’la çalışmayı çok istiyordum. Ve bu projede denk geldik. Güray ve Volkan süreç kavramını iyi yöneten, içselleştiren ve bununla mutlu olan insanlar. Beni ilk zorlayan şey bu oldu. Ben tam tersiyim. Yapalım ve iyisini hemen görelim, ilk denemede en iyisini bulalım isterim. İkisi de çok büyük öğretmen oldu bu noktada. Her seferinde, “Tamam, ama başka ne?” diye sordular. Çok fazla fiziksel çalışma yapmam nedeniyle içeriyle uğraşma meselesini çok aksatmışım. Bunu dayattı bana. Seyirci ile buluştukça, hataları da gördükçe rahatladık.

Seyircinin ne görmesini, ne hissetmesini istediniz?

Tolga Hep konuştuğumuz şeylerden biri, bu anlatan adamın bir kere hem kafa karışıklığından ve yaşadığı deneyimlerden dolayı sahip olduğu sızıyı kaybetmeden, metindeki o muhteşem mizahı da kaybetmeden, çok iyi kurgulandığını düşündüğüm felsefeyi de kaybetmeden bunların arasında seyirciyi diri tutabilir miyiz? Doğrusal da bir metin değil sonuçta.

Güray İyi bir hikayeyi lezzetli bir biçimde anlatıp, seyirci ve oyuncunun birlikte aynı nefesi alarak ve ferahlayarak salondan çıkması... Öyle zamanlardan geçiyoruz ki iyi bir hikayeye, şiirsel bir yolculuğa, masal dinlemeye çok açız. Başı sonu olmayabilir hikayenin ama umut veren bir yanı var. Yaşadığımız zamanın melankolisine, yoğun duygularına kapılıp sanatın iyi gelen yanını unutuyoruz.  Bu oyun bana bu işi neden yaptığımı hatırlattı. Ben bir hikaye anlatıcısıyım. Hikayemle iyi gelmek istiyorum. Hikaye iyileştiricidir. İkinci olarak da gelenekselle çağdaşın kesişiminde, tam da bu şehrin çekirdeğinde kıymetli bir yan var. Meddah, ortaoyunu konularında derinleşmiş, araştıran bir insan değilken bir baktım karşıma bu coğrafyadan bir biçim çıktı. Sonra o biçim daha iyi bildiğim batılı gelenekle birleştiğinde oluşan sentezin bu şehrin, bugünün insanına iyi gelen bir yanı olduğunu fark ettim. Hem teatral araştırma hem de niyeti iyilik üzerinden giden manevi araştırma enteresan bir şekilde birleşti. Dolayısıyla bu oyunun seyirci için de bizim için de bir deneyim vadettiğini söyleyebilirim. Birlikte bir yolculuğa çıkıyoruz. 70 dakikalık bir hikaye deneyiminin peşine düştük. Sanki o muradımız seyirci ile buluşunca karşılığını buldu.

Volkan Her şey şu anda gerçeğin temsiline soyunmuş durumda. Tiyatronun “Kendime ait bir gramer kuracağım, önce bunu çözeceksin, buna ikna olacaksın ve bunun üzerinden beni sevmeyi öğreneceksin.” demesini seviyorum. İnsanlara hiçbir şey demese bile şunu bırakmasını seviyorum: Gerçeği arama; hayal kurmayı ve dünyaya kendi bakışını kazandırmayı ara.  Ben ‘Kalabalık Duası’nda da hayal kurabileceğin bir ihtimal ortaya atıyorum. Sen de buradan çıktığında kendi varoluşuna, ölümle ve zamanla ilişkine, kendi hayaline dair heyecanlan. Tek istediğim bu. Tiyatroya bir ödev biçeceksem de bu olsun.

Güray Fiziksel Tiyatro Araştırmaları olarak baktığımız birkaç anahtar sözcük var. Teatral hakikat, oyunsu coşku, oynama hali ama hayatın oyun yoluyla yeniden üretiliş biçimi gibi yerlere bakmayı seviyoruz. Gerçekçi bir biçimden ziyade oyunun kendi dilinin hakikatinin peşine düşüyoruz. Dolayısıyla belki gördüğünüz bir sürü şey abartılı ya da büyük görünmekle birlikte altında yatan bir teatral arzu var. O teatralleşmiş biçimi çok önemsiyorum. Hayatı tekrar eden bir sanattan ziyade, hayatı kendince yeniden yorumlayan bir sanat dili bana çok çekici geliyor. Anlatının sahnedeki olanakları sonsuz. Tiyatrotem’in yıllardır üstünde durduğu anlatının yeniden keşfi ve ‘Tehlikeli Oyunlar’la gelişen tek kişilik oyunlar yeniden seyircide karşılığını gördü. Biz de bu karşılığını görmüş biçimin yeni bir arayışının içine düşmüşüz. Bu hedeflerle çıkmamıştık yola ama bir baktık karşımızda o anlatı geleneğinin yeniden yorumlandığı bir anlatı var. İyi bildiğimizi düşündüğümüz bir kanalın araştırılacak, derinleştirilecek yerlerini bize gösteren bir proje oldu.

3 Mart Tiyatro Ops 20.30

4, 18 Mart Toy İstanbul 20.30

11 Mart Koma Sahnesi 20.30

19 Mart Boa Sahne 20.30

24 Mart Kumbaracı50 20.30

 

Tiyatro eleştrisi için: https://www.timeout.com/istanbul/tr/tiyatro/kalabalik-duasi 

 

 

Tavsiye edilen
    İlginizi çekebilecek diğer içerikler
      Advertising