‘Bayanlar Baylar Dario Moreno: Bir Gazino Hikayesi’ geçtiğimiz sezonlarda da sahnelerdeydi. 2025–2026 sezonuna hazırlanırken oyunda ne gibi değişiklikler yaptınız?
Oyun yeni sezona hazırlanırken önce şunu kendime sordum: “Bu hikaye seyircinin kalbinde nasıl yeniden doğmalı?” Dario Moreno’nun şarkıları, coşkusu ve kırılganlığı zaten oyunun omurgasıydı; fakat zaman her metni yeniden yoğurur. Bu sezon sahnenin ritmini biraz daha nefes alan, biraz daha seyirciye dokunan bir forma taşıdım. Bazı sahneleri rafine ettim, bazı geçişlerde seyircinin duygusal yolculuğunu daha görünür kılacak küçük dramaturjik köprüler kurdum. Işık tasarımında daha sinematografik bir yaklaşım tercih ettik—çünkü Moreno’nun hayatı da bir film gibi, anlık parlamalarla gölgelerin dans ettiği bir evrende akıyor. Müzikal yapıyı da güçlendirdik. Şarkıların yerleşimini hikâyenin duygu akışına daha organik bir çizgide oturttuk. Yeni düzenlemelerle bazı melodilerin altındaki hüzün daha belirginleşti; bazı bölümlerdeyse Dario’nun efsanevi neşesi daha taşkın bir hâle büründü. Oyun artık yalnızca hatırlanan bir anı değil, yeniden yaşanan bir ‘an’ hissi taşıyor. Seyircinin salondan çıkarken zihninde kalması için kurduğumuz bu tazelenmiş dünya, Moreno’nun ruhunu bugünün ritmiyle buluşturuyor.
Oyunu sadece izlenen bir performans değil, seyircinin bir masaya davet edildiği bir deneyim olarak tanımlamak mümkün. Bu yaklaşımın çıkış noktası neydi?
Benim için tiyatro hiçbir zaman sahne ile seyirci arasına çekilmiş görünmez bir sınır değildi. Hele ki Dario Moreno gibi hem sahnenin yıldızı hem de hayatın kırılgan çocuğu sayılabilecek bir figürü anlatıyorsanız, izleyiciyi “dışarıda” bırakmak mümkün değil. Onu sahneye bir misafir gibi değil, bir masada yan yana oturan iki dost gibi ağırlamak istedim. Seyircinin bir gazino masasına davet edilmesi, Moreno’nun dünyasının en gerçek kapılarından biridir; çünkü o hayatı boyunca sahne ile hayat, müzik ile kırgınlık, kahkaha ile sızı arasında gidip geldi. Dolayısıyla bu masanın kurulması, izleyen ile anlatılan arasında bir samimiyet sözleşmesi gibiydi. Bu yaklaşım aynı zamanda hikâyenin ritmini seyircinin nabzıyla aynı hizaya getiriyor. Göz göze bakmak, aynı nefesi paylaşmak, bir melodinin içine birlikte düşmek… Bunlar metnin gücünü çoğaltıyor ve performansı yalnızca izlenen bir şey olmaktan çıkarıp yaşanan bir ana dönüştürüyor. Gazino masası aslında bir dekor değil; bir hatırlama mekanı, bir buluşma noktası, bir ruh geçidi diyebiliriz. Moreno’nun hikayesi ancak bu kadar yakından anlatılabilirdi ve ben de tam olarak bu yakınlığın peşine düştüm. Meseleyi daha açık anlatayım; ben Dario Moreno’yu zaten oynamıyorum! Dario Moreno benim. Bazen o masayı kurarken şunu hissediyorum: Sanki Dario’nun ruhu, sandalyelerden birine sessizce oturuyor ve “Hadi anlat artık” der gibi gözlerimin içine bakıyor. Seyirciyle aramızdaki bu yakınlığın asıl nedeni belki de bu… Onu sadece sahnede canlandırmak değil, onunla aynı masada oturmak, onunla birlikte nefes almak istiyorum. Gazino masası böylece bir dekor olmaktan çıkıyor; bir itiraf mekânına, bir yarayı gösterme cesaretine, bir kahkahanın içindeki kırılganlığı paylaşma anına dönüşüyor. Ve o anlarda anlıyorum ki tiyatro değil, hayatın ta kendisi masaya oturmuş. Biz sadece onun hikayesine kulak veriyoruz.
Dario Moreno’nun yaşamı hem ışıltılı hem de hüzünlü yanlar taşıyor. Bu öyküyü sahneye taşırken gerçekle kurguyu nasıl dengelediniz?
Dario’nun hayatı, gerçek ile efsanenin birbirine karıştığı bir nehir gibi akıyor. Onun yaşamını sahneye taşırken önce gerçeğin derinliğine saygı göstermeyi ilke edindim: çocukluğunun kırılganlığı, İzmir sokaklarının sıcaklığı, kayıpların gölgesi ve bir o kadar parlak sahne ışıkları… Tüm bunlar hikâyenin temel omurgasını oluşturdu. Ancak yalnızca biyografik bir anlatı kurmak istemedim; çünkü Dario Moreno dediğimiz şey sadece yaşanmışlıkların toplamı değil, milyonlarca insanın ona yüklediği hayal gücüyle büyümüş bir aura. Bu nedenle gerçeklerin yanına, onun ruhuna uygun bir şiirsel kurgu yerleştirdim. Kurguyu yaratırken hiçbir zaman hakikatin önüne geçmedim; onun yerine hakikatin görünmeyen taraflarını sahnenin diliyle açığa çıkarmayı seçtim. Mesela Dario’nun içindeki yalnız çocuğu, şarkılarının arasına gizlediği kırgınlıkları, bir alkışın gölgesinde duyduğu derin sessizliği… Bunları anlatırken kurgu bana bir pencere açtı. Seyirci gerçeği hissediyor, kurguyu ise o gerçeğe yaklaşmak için bir merdiven gibi kullanıyor. Böylece ortaya ne tamamen belgesel ne de tamamen hayal olan, ikisinin arasında soluk alan bir tiyatro evreni çıkıyor. Ama sahnede asıl büyü, gerçeğin ve kurgunun birbirine karıştığı o yerde başlıyor. Bir anda Dario’nun çocukluğu sahnenin köşesinde beliriyor, sonra kayboluyor; ardından bir şarkının ilk notasında yıllar önce söylenmiş bir kahkaha geri dönüyor. Ben sahnede yürürken onun gölgesi adımlarımın yanında akıyor. Hangi anın gerçek, hangisinin tiyatronun büyüsü olduğunu ben bile ayırt edemediğim zamanlar oluyor. İşte o belirsizlik, o sisli çizgi… Dario’nun dünyasını tam da olduğu gibi sahneye taşıyor. Çünkü onun hayatı da öyleydi: Yarım kalmış cümlelerle, tamamlanmamış arzularla, hayalin gerçekle el ele yürüdüğü uzun ve hüzünlü ama ışıklı bir yol.
Tek kişilik bir oyunda, sahnede duygusal yoğunluğu tek başınıza taşımak nasıl bir deneyim? Sahnede yalnız olmak özgürlük mü yoksa büyük bir sorumluluk mu?
Tek kişilik bir oyunda sahneye adım attığınız anda, bütün dünyanın ağırlığı bir anda omuzlarınıza iner ve aynı anda büyük bir hafiflik kaplar sizi. Bu paradoks, bu sanatın büyüsüdür. Çünkü sahnede yalnız olmak aslında yalnızlık değildir; metnin sesi vardır, karakterin nefesi vardır, seyircinin kalp atışı yanınızda atar. Duygusal yoğunluğu tek başınıza taşımak kimi zaman bir uçurum kenarında yürümeye benzer. Her adımda dikkat, her nefeste denge ister. Ama işte tam da o anda oyuncu, kendi derinliğini en çıplak hâliyle keşfeder. Bu yalnızlık, bir tür arınmadır. Öte yandan bu sahne yalnızlığı, büyük bir sorumluluğu da beraberinde getirir. Yanınızdaki kimseyi suçlayamazsınız, bir bakış ya da replik kaçırdığınızda sizi tamamlayacak başka bir oyuncu yoktur. Anlatı sizin bedeninizde nefes alır, sizin ritminizle var olur. Özgürlük, evet… Çünkü sahnede attığınız her adım sadece size aittir. Ancak tam da bu nedenle sorumluluk büyüktür. Çünkü seyircinin duygusu, oyunun kaderi ve o akşamın dünyası yalnızca sizin taşıyabildiğiniz kadardır. Bu ikisinin arasında ince bir köprüde yürümek, işte tek kişilik oyunun asıl büyüsüdür.
Bu sezon oyuna üç yeni şarkı katıldı. Yeni şarkılar oyunun anlatısına nasıl bir duygusal katman getiriyor?
Yeni şarkıları eklerken önce şu soruyu sordum: “Dario’nun kalbinde hangi boşluklar hâlâ konuşmak istiyor?” Şarkılar sadece melodiler değil; birer duygu taşıyıcısı, birer hatıra sandığı. Eklenen üç yeni parça, oyunun içindeki duygusal yolculuğu genişletti. Biri Dario’nun içindeki çocuğa dokundu, diğeri onun kayıplarına bir ağıt gibi kondu, üçüncüsü ise sahnenin tüm enerjisini yeniden yükselten bir nefes oldu. Böylece hikâye, şarkıların omuzlarında hem daha kırılgan hem de daha güçlü bir ritim kazandı. Müzikal harita genişleyince oyunun dramatik akışı da daha derin bir duygusal titreşime kavuştu. Çünkü her şarkı izleyicinin hatıralarına, kendi “kayıp ama unutulmamış” duygularına da seslenen bir köprü kuruyor. Yeni melodilerle birlikte oyun artık yalnızca Dario’nun hayatını anlatmıyor; seyircinin kendi hikâyesine de dokunuyor. İşte bu sezondaki en büyük kazanım belki de bu: Dario’nun sesi, artık hem sahnenin hem salonun içinde aynı anda yankılanıyor.
Moreno’nun öyküsü büyük başarılarla olduğu kadar mücadelelerle de dolu. Sizce onun ömründen bugüne kalan en güçlü mesaj ne?
Dario’nun hayatından geriye kalan en güçlü mesaj, belki de şudur: İnsan, kaderinin ona sunduğu eksik parçalarla bile kendi bütünlüğünü yaratabilir. O, yoklukların içinden bir müziğe dönüştü; kayıpların arasından bir sahne ışığı gibi yükseldi. Dario’nun öyküsü, bize büyük başarıların her zaman büyük imkanlardan doğmadığını; tam aksine, çoğu zaman yaraların içinden filizlendiğini hatırlatıyor. Hayatın ona sunduğu inişli çıkışlı yollar, onun sesinde bir neşe, bir direnç ve bir inatla yeniden şekillendi. Bence onun en evrensel mesajı tam da bu: İnsan, kırık yanlarıyla da parlayabilir. Ama bunun yanında Dario Moreno, dünyaya bir başka önemli şeyi daha miras bıraktı: Sevinç, bir lüks değil; bir hayatta kalma biçimidir. O, her şarkısında “acıya rağmen” gülmenin, “kayıplara rağmen” dans etmenin mümkün olduğunu gösterdi. Dünyanın ağırlığı omuzlarında dururken bile kalabalıklara bir ışık olmayı seçti. Bugün hâlâ onu sahnede hatırlarken kalbimizde hissettiğimiz şey tam olarak bu: Hayat ne kadar sert olursa olsun, insanın içindeki şarkı susmuyorsa, umut hâlâ var demektir. Ve belki de Dario’nun gerçek mirası, sahneden indikten sonra bile devam eden o görünmez eldir… İnsanların omzuna dokunan, “Yalnız değilsin” diyen bir sıcaklık. Çünkü o, kendi hayatının karanlık koridorlarında yürürken bile bir başkasının yolunu aydınlatmayı seçti. Yorgun bir adamın gözlerinin içine bakıp şarkı söyleyen, kalbi kırık bir kadına umut taşıyan, çocuksu gülüşüyle koca bir salonu hafifleten bir ruhtu. Bugün bize kalan en güçlü mesaj belki de şudur: Bir insan, bütün ömrünü bir şarkıya dönüştürebiliyorsa, o şarkı dünyayı iyileştirecek kadar güçlü olabilir. Dario’nun hayatı, bir melodinin bile insanın kaderini değiştirebileceğinin kanıtıdır.
