Musiki dolu bir aşk hikayesi

Altıdan Sonra Tiyatro, 20. yılına seyircisini şaşırtacak bir oyunla giriş yaptı: ‘Nihayet Makamı’.

Musiki dolu bir aşk hikayesi
ALP
Gülin Dede Tekin |
Advertising

“Tiyatro müzisyenliği yapan çok az kişi var.” - Burçak Çöllü-

Kalbe yumruk gibi inen, incelikli, buruk bir aşk öyküsü… Birçok tiyatro oyunundaki hafızalarımıza kazınan müziklerinin yaratıcısı Burçak Çöllü’nün yönettiği, metnini ve şarkı sözlerini yazdığı, müziklerini bestelediği, her yönüyle güçlü bir kadın oyunu ‘Nihayet Makamı’. 1900’lü yılların başında geçen hikayede şair Şehvar Hanım ve hizmetlisi Sabriye’ye hayat veren Ayşegül Uraz ile Gülhan Kadim, bu sezonun en soluksuz izlenecek performanslarına imza atıyor. Bu içten ve sıcacık oyunda karakterler katman katman, ilmek ilmek işlenmiş... Oyunun bir diğer başarısı da müziğin, Dolunay Pircioğlu ve Ayşegül Aykaç’ın performansları aracılığıyla üçüncü oyuncu olarak oyuna dahil edilmiş olması. Dekoru, ışığı, kostümleri ile hem geçmişe hem de özlediğimiz bugüne dair bir hikaye anlatıyor ‘Nihayet Makamı’. Etkisinden kolay kolay çıkamayacağınız, pamuklara sarıp sarmalamak isteyeceğiniz, özenine hayran olacağınız bu büyülü makamın peşine mutlaka düşün.

Tiyatroda sizi daha çok müzisyen yönünüzle görmeye alışkınız. Ama ‘Nihayet Makamı’nda besteci, yazar ve yönetmen olarak yer alıyorsunuz. Nasıl gelişti süreç?

Burçak Çöllü Önceden de yazıp yönetiyordum. Ancak bu kadar görünür hale gelmemişti. Aslında çocuk yaşta karar verdim tiyatro yapmaya. O zaman da yazmak, yönetmek, beste yapmak istiyordum. Bütüncül tasarlamaya alıştım, öyle büyüdüm. Konservatuvara başladığımda biraz tiyatrodan uzaklaştım ama süreç boyunca oyun yazıyordum. Yüksek lisansımı da reji üzerine yaptım. Ama esas tiyatro insanlığımı müzikte buldum. Çünkü tiyatro müzisyenliği yapan çok az kişi var. Bir insan müzik okuyup sonra da yaptığı işi kısıtlayacak tiyatro gibi bir alanda çalışmak istemez. O nedenle çok az kişiyiz.

Nihayet Makamı’ sıcacık bir iş. Sanki geçmişinizden kopup gelmiş ve hayatınızın en önemli hikayelerinden birini anlatmışsınız. Bu oyun nasıl bir serüvenin ürünü?

Burçak Aslında biraz ömrümün hikayesi sayılabilir. “Nasıl bu kadar zarif olabilir?” diye sormuştu biri oyunla ilgili. Aldığım eğitim yüzünden bence. Lisede Türk müziği konservatuvarına girdim. Yıllarca Türk müziği ortamında okudum. Makamlar, tınılar, tanburlar, neyler, kanunlar ve onların yarattığı dünya… Konserve edilmiş bir dünya gibiydi. İnsanların birbirlerine yaklaşımları, önemli bulduğumuz şeyler… Kökünü geçmişte bulan bir iş yapıyorduk. Bunların oyunu yazma biçimime, yaklaşımıma, bakış açıma yansıdığını düşünüyorum.

İncelikli olma hali buradan geliyor demek ki.

Burçak Okuldayken bir hocamız makam müziğinin süreçle ilgili bir şey olduğunu anlatmıştı. Çok sesli müzik yani Batı müziği sonuç odaklıdır. Kadansları önemlidir. Ama makam müziği, ona da Akdeniz müziği derdi, her zaman sağlam bir bitiş hissi vermez. Önemli olan başlangıç ve bitiş arasında yaptığınız her şeydir. Ben de çok temel yerlerden buluyorum aslında kaynağımı.

Peki, Şehvar Hanım ve Sabriye’nin hikayesi nereden geliyor? Kimdir Şehvar ve Sabriye?

Burçak Şehvar Hanım’ın çıkış noktası, şair Nigar Hanım. Ara dönem şairlerimizden. Çok üzerinde durulmamış bir şair. Yalnızca Nazan Bekiroğlu hakkında bir doktora tezi yazmış. Bir de şairin yazdığı ciltlerce günlük var. Bunların bir kısmı dönemin politik koşulları içerisinde tahrif ediliyor. Dolayısıyla hayat hikayesini ve dönemin koşullarını birinci ağızdan, dokunaklı bir yerden görebiliyoruz. Şehvar’la Nigar Hanım’ın hikayesi büyük ölçüde paralel. Ancak biyografi bir yerden sonra çok hizmet etmemeye başlamıştı. Ben eleştiriyorum ama yargılamıyorum, yargılıyormuş gibi görünmek de istemiyorum. Bu nedenle bir kurguya dönüştürelim dedik. Neden Nigar? Yine Nazan Bekiroğlu’ndan… ‘Nigar Hanım Sevgili’ diye bir hikayesi var. Okuduğumda çok etkilenmiştim. Bekiroğlu doktora tezi yazarken Nigar Hanım’a derin duygularla bağlanıyor, aşık oluyor. Bunu çok güzel anlatıyor. Ulaşamayacağı birine olan aşkı çok dokunaklıydı. Asla ulaşamazsın ama sevmekten de kendini alamazsın. Bu kalp kırıklığını senelerce taşıdım. Her oyunda da bunu tekrar tekrar yaşıyorum. Geride kalmış, çağırıp getiremeyeceğin, karşına koyup oturtamayacağın biri... O çaresizliğin büyüklüğü beni çok etkiliyor. Biraz oradan yürümek istedim.

‘Nihayet Makamı’ bir dönem işi. Bağımsız tiyatrolarda izlemeye alışkın olduğumuz oyunlardan farklı bir tarzı var. Size geldiğinde ne hissetiniz?

Gülhan Kadim Başta oyuncu olarak ciddi anlamda korktum. Çünkü daha önce oynamadığım bir dil ve karakter. Başka bir zamandan gelen bir karakter, dilin tam oturmama ihtimali var. Müthiş bir şiir var hikayede. Tek korkum bu anlamdaydı. Oyunun repertuvarımızın dışında olduğuna başta katılıyordum. Ama şunu da biliyorum ki bizim bir çizgimiz yok. Bunu olumlu anlamda söylüyorum. Tiyatromuzun yapısı böyle. Bu zamana kadar oynadığımız oyunlar içerisinde var olabilecek bir eserdi. Çok çalıştık. Bu kadar farklı yerlerden aynı incelikte bakan, bunları değerlendirebilen, açığa çıkarabilen bir ekip vardı. Bu anlamda sahne üzerinde oyuncu olarak çok rahattım. Ayşegül Uraz Sanki sorularla geçmişe döndüm. Çok uzun zamandır makamı sürdürüyormuşuz gibi bir zamansızlık hissi var bende. Burçak oyunu önerdiğinde o kadar heyecanlandım ki… Sadece bir fikir ve yazılmış oldukça kısa bir şey vardı. Kadına dair hikayelerde başka bir yerden heyecanlanıyoruz. Aynı dili konuşan kadınlar olarak müthiş heyecanlandım. Dönem oyunu olmasının yanında oyun içinde oyun da zordu. Öyle bir metin var ki karşımızda, katmanları nasıl gözükür diye merak ediyordum.

Böylesine katmanlı bir metin için nasıl bir reji hayaliniz vardı?

Burçak Şarkıların oyuna müdahil olacağı en başından beri belliydi. Fiziksel olarak sahnede bulunma ihtimali olduğu, Sabriye ile belki bazı işleri beraber yapabilecekleri… Benim kafamda aslında şarkılar kuruyor dünyayı. Hikayeyi yürüten şey şarkılar. Şimdi onu biraz geri çektik. Göze sokan bir yerden yapmıyoruz. Müziğin oyunda bir oyuncu olmasını önemsiyorum. Müziğin oyundaki kullanılma biçimine dair de bir şey öneriyorum bir tiyatro müzisyeni olarak. Biraz da karakterlerden bahsedelim.

Sizin için Şehvar Hanım ve Sabriye ne ifade ediyor?

Gülhan Bazen tanıdığın insanlara müthiş bir sevgi duyarsın ama arada öyle bir laf ederler ki çok şaşırırsın. “O insandan o laf nasıl çıkar?” dersin. Ama bununla barışıksındır. Onun varoluş biçimi öyledir. Kötücül değildir. Şehvar’ı biraz öyle görüyorum. Bununla mücadele eden, kendini değiştirmeye çalışan bir yerde de değil. Savunduğu şeyler var, değiştiremediği şeyler var. Beni en çok etkileyen şeylerden birisi zamana ayak uyduramıyor oluşu. Çünkü bu bugüne dair çok şey söylüyor. Özellikle belki bizim jenerasyona… Sıkı sıkıya bağlı olduğu kendi dünyasının değişmek üzere olduğunu hissetse bile orada başka bir şeye tutunuyor ve kendinde bu değişimi yaratamıyor. Provalar sırasında oldukça deştik bu konuyu da. Bir de şunu sordum kendime: İnsanlar Şehvar’ı seyrettiğinde sevmeli mi sevmemeli mi? Nereden oynayacaksın karakteri? Çok kötücül ya da çok sert de oynayabilirsin. Şimdi çok doğal aktığını hissediyorum. Başından sonuna çok ciddi bir zamanı yaşamış, olgunlaşmış ve küller yavaş yavaş sönmüş gibi... Bazı anlar seyirciden çok ciddi tepki alıyor. Bu, seyredenlerin karakteri sevmediğini düşündürtmüyor bana. Sevmediğin, eleştirdiğin tarafları da olabilir. O kadar çok aşağıladığı yer var ki Sabriye’yi. Çok rahatsız edici bir şey. Bugüne de çok örtüşen başlıklar var bu anlamda. İttiğimiz o millet, o ırk… Bir sürü kesişen şey var. Dünyayı yaşama ve algılama biçimiyle aslında bir kişiyi sevme ve sevmeme hali örtüşmeyebilir. Bu fikri veriyor olması bana iyi geliyor. Salt iyi salt kötü var mıdır? Bunu da çok konuştuk.

Ya Sabriye?

Ayşegül Sabriye, Şehvar’ı müthiş seviyor. Belki ilk okumada, “Niye seversin ki bu kadını?” dediğin şeyin, aslında ne kadar sevilebilecek olduğunu; bu sevgi kavramının ne iyilikle ne kötülükle, ne etmeyle ne bulmayla, ilgisi olmadığını fark ediyorsun. Hayranlıkla başlayan ama aşk diyebileceğimiz, büyük ve çok derinlikli bir şey var. Sabriye ile ilgili her şey Şehvar’a dair gibi. Bütün varoluşu, belki hikayeyi oradan anlattığımız için, hep Şehvar üzerinden. Hayatta her şey olmuşsun ama Şehvar’ın kalbinde yer edinememişsin diye mi aslında bir olamama hikayesisin Sabriye? Şehvar ne kadar duruyorsa Sabriye o kadar yapıyor. O ne kadar var olmuyorsa, Sabriye o kadar var oluyor. O neyi beceremiyorsa Sabriye her şeyi beceriyor. Bütün hikayenin dışında Sabriye’nin Şehvar’ı yok sayıp gittiği de bir hayatı var. Ayşegül O da Şehvar yüzünden gibi. Belki de aslında Şehvar’a aşık kalabilmek için gidiyor. Bir şekilde Şehvar üzerinden bir düğüm var benim için. Ben öyle büyüttüğüne inanıyorum. Bütün oyun boyunca Şehvar’ı izliyorum. Elleri, ayakları, gözünü nerede kırptı, ne yaptı? Burçak Ayşegül’le ikimizin Sabriye’leri biraz farklı. Bu benim hoşuma gidiyor. Hikayenin çoğaldığı anlamına da geliyor. Bu kolektif olma hali muhteşem. Ekipte kaç kişi varsa herkesin bir yorumu var aslında. Bunlara alan tanınması gerektiğini düşünüyorum. Sabriye’ye gelince… Var olma çabasından başka bir şey değil aslında. 17 senelik bir hikaye. Sekiz yaşında tanışıp 25 yaşında evi terk ediyor. Bu 17 senenin içindeki bütün çırpınışı, Şehvar’ın karşısında kabul edilebilir bir insan olmak üzerine. Sekiz yaşında aşık olmuş. Aşık olan ne ister? Maşukum beni bilsin, görsün, anlasın, bestelerimi dinlesin... Bestelerini dinletme isteği de kendi varlığını Şehvar’a kanıtlama çabası. Bu bana özellikle önemli geliyor. Çünkü Sabriye çok sabırlı ve iyi bir aşık, iyi bir insan; Şehvar kaprisli ve kötü değil. Sabriye de kötü. Haklı olduğu nokta ise iyi bir besteci olması ve kabul görmek istemesi… “Senin gibi bir kız tanbur çalacak da ne olacak?” deniyor kendisine sürekli. 7, 8, 20, 21 Mart, Kumbaracı50, 20.30, 35-55 TL

Advertising