Şevket Çoruh, Baba Sahne'yi anlattı

Sinema ve televizyon dünyasının tanınan isimlerinden Şevket Çoruh, tüm birikimini kullanarak tarih kokan bir sahne kazandırdı İstanbul’a. Çoruh'la, Baba Sahne’nin hikâyesini, kuruluş sürecini ve bundan sonrası için hayallerini konuştuk

Şevket Çoruh
Gülin Dede Tekin |
Advertising

Son yıllarda ‘Arka Sokaklar’ın Mesut Komiseri ve ‘Çakallarla Dans’ın Gökhan’ı olarak ön plana çıkan Şevket Çoruh, uzun zamandır suskun kaldığı asıl yuvasına, yani tiyatroya etkili bir dönüş yaptı. En son 2011 yılında ‘Mağara Adamı’nda sahnede izleme şansı bulduğumuz Çoruh, tiyatroya olan bağlılığını televizyon ve sinemadan edindiği birikimle birleştirdi ve Kadıköy’de uzun zamandır boş duran bir tiyatroya yeniden hayat verdi. 1967 yılında Yıldırım Önal Özel Kadıköy Tiyatrosu adıyla açılan ve tapusunda tiyatro binası ibaresi bulunan tek sahne olma özelliği taşıyan yapı, uzun süre Ercan Sineması olarak da kullanılmıştı.

Bir süredir ise Kadıköylülerin her geçişte gözüne takılan o yazı asılıydı kapısında; ‘Baba Sahne sezonda burada’. Ve heyecanla beklenen gün geldi. Baba Sahne 1 Nisan’da Savaş Dinçel’in doğum gününde açıldı. İki sene süren zorlu inşaat sürecinin ardından, dört locası, iki fuayesi ve 240 kişilik salonuyla, Baba Sahne Savaş Dinçel Salonu burası artık. Her adımda ustaların izlerine rastlayabileceğiniz mekânın localarının isimleri de buram buram vefa kokuyor. Güllü Agop’un yıkılan Gedikpaşa Tiyatrosu, esrarengiz bir yangınla kül olan Şan Tiyatrosu, Muhsin Ertuğrul’un Küçük Sahne’si, bugün hâlen oyunlar izleyebildiğimiz Kenter, Dormen ve Ses Tiyatrosu...

Sanat danışmanlığını (sanat yönetmeni olmasın) Ragıp Yavuz’un, müzik danışmanlığını Can Şengün’ün yaptığı sahnenin yönetimi ise deneyimli isim Nilgün Kurt’a emanet edilmiş. İşinin ehli isimlerle zorlu ama heyecan verici bir yolculuğa çıktı Çoruh. Daha ilk günden Kadıköy Tiyatroları Platformu’na dahil olmaları ile Kadıköy’deki yükselen tiyatro hareketine enerji katacakları da aşikar. Yolları açık, seyircileri bol olsun.

Birçok kişinin uzaklaşma hayali kurduğu zamanlarda bir tiyatroyu satın alarak baştan yaratmayı seçtin. Ne zaman yeşerdi içinde bu fikir?

Bu işe başladığım 87-88 yıllarından bu yana, kapatılan, kapatılıp başka bir şey yapılan, yerinden edilen, yakılan, yıkılan çok fazla tiyatro binasına şahit oldum. Bunun en yakın, son altı-yedi yıl içerisindeki örnekleri de herkesin mutlaka bir opera ya da tiyatro oyunu izlediği Atatürk Kültür Merkezi ve Muammer Karaca Tiyatrosu. Kaderine bırakılan tiyatrolar... Benim gördüğüm resimde, mekân senin olmadığı zaman, evinden ilk çıkarılan kişiler sanatçılardı. Bu resme karşı da atılamayacağın, kovulamayacağın, özgür olabileceğin bir mekâna sahip olmak gerekiyordu. Bu benim değil, geçmişte, bu işin asıl emektarları, işçileri olan ustalarımın keşfettiği bir şey. Bunların en başında Kenter Tiyatrosu geliyor. Büyük çabalarla, koltuklarını satarak, büyük borçlara girerek binayı alabilmişler. Keza Ferhan Abi (Şensoy) 1885 yılında kurulan Ses Tiyatrosu’nu günümüze taşıyan kişi. Muhafaza etmek, korumak biz sanatçılara kaldı. Çünkü bizim adımıza bunu yapacak başka bir merci yok. O yüzden burayı satın aldım. Delilik mi? Belki. Ama bu deliliği ilk ben yapmıyorum. Cumhuriyet tarihinde o dönem bu dönem diye ayırmaya gerek yok. Her dönemde delilikti bu.

Localarda yıkılan ya da ayakta kalmaya çalışan sahnelerin isimleri, fuayelerde ustaların eserleri var. Sahneyi Savaş Dinçel’in doğum gününde açtınız. Ustalarınla nasıl bir bağ var aranda?

Vaktiyle okuduğum bir yazıda, ‘Usta, dağcı kılavuzudur. Sizden önce zirveye çıkmış ve bir rota belirlemiştir,’ diyordu. Zirvenin yolunu size usta açıyor. Önce izinden gidiyorsunuz, sonrasında zirveye varabilmek için yeni rotalar buluyorsunuz kendinize. Size bu özgürlüğü ve gücü tanımış insanları unutmanız mümkün değil. Muhafazakar bir durum, ama ona ihtiyacımız var çünkü çok azız. Bu salonun isminin Savaş Dinçel Sahnesi olmasının sebebi de bu. Dinçel benim ustamdı. Bu kılavuzu benim elime vermiş kişilerden biriydi. Burası da ona doğum günü hediyesiydi benim için. Bizler devletin lise ve dengi okullarında, çok iyi yetiştirilmiş çocuklar değildik. Müjdat Gezen Sanat Merkezi ile tanışmam, oradaki hocalardan birinin beni seçmesi, alıştığımız eğitim sistemi dışında bambaşka bir sahiplenme ve babalık etme durumuyla karşılaşmamız… Bize tüm bunları bahşeden insanlara borcumuzu ödememiz gerektiğini düşünüyorum. İmkânsız olsa da.

“Muhafaza etmek, korumak biz sanatçılara kaldı. Bizim adımıza bunu yapacak başka bir merci yok”

İnşaat planlanandan uzun sürdü. Maddi ve manevi nasıl engeller çıktı karşınıza?

Tamamen maddi zorluklar yaşadık aslında. Manevi kısmına dair ise yalnızca şunu söyleyebilirim; bazı kesimler burayı kentsel dönüşüm için yaptığımızı sandılar. Biz burayı sanatsal bölüşüm için yaptık. Bunu anlamak biraz zamanını aldı insanların. Kimilerinin bir tiyatro ile komşu olmanın keyfini pek anlamadıklarını düşündüm. Manevi kısmı buydu ama kalan her şey maddi zorluktu. Biz burayı aldığımızda dolar 2,40 TL idi. Yaparken de 3,60 TL’ye çıkmıştı. Bir tiyatrodaki bütün teknik ekipmanlar da dolar ve euro üzerinden satılıyor. Bu sebeple gereken finansmanı da yine çalışarak, kendi emeğimizle, hiçbir kurum ve kuruluştan yardım almayıp eş dost, hısım, akraba ve bazı meslektaşların katkıları ile sağladık. Bu yüzden uzun sürdü. Teknik şeyler de vardı tabii. 1967’de yapılmış bu binayı maksimum korunaklı hale getirmek için ciddi bir güçlendirme ve dolayısıyla yüklü bir demir harcaması yaptık. Burayı Kadıköy’ün deprem sığınaklarından biri olacak şekilde yeniledik.

Baba Sahne ile ilgili yapılan haberlere baktığımızda sürekli bu binaya ne kadar para harcadığınız konuşuluyor. Bu seni rahatsız ediyor mu?

Medya, rezidans ve toplu konut haberi yapmaktan emlakçıya dönmüş durumda. Benim ağzımdan hiç öyle cümleler çıkmadı. Burası bir ticarethane değil. Devlet büyüklerinin yaptığı şeydir o. Onlar “Biz bu köprüyü şu kadara yaptık,” gibi açıklamalar yapar. Hangi tiyatronun sahibi Türkiye’nin ilk yüz zengini arasına girmiştir? Buna rağmen böyle haberler yapılması çok anlamsız. Rahatsızım tabii ama teşekkür de ediyorum. O kadar çok beğendiler ki, “Bu tiyatro ancak bu paraya çıkar,” dediler.

Son 10 yıldır İstanbul’da tiyatronun kalbi küçük mekânlarda ya da sokaklarda atıyor. Yeni bir tiyatro mekânı tasarlandığında yalın çizgiler tercih ediliyor. Bu dönemde kendini farklı bir iş yapıyormuş gibi hissettin mi?

Hiç öyle düşünmedim. O işlere de saygım sonsuz. Ama bu tiyatronun tarihi bir havası olsun istedim. Çünkü çocukluğumda o tiyatroların kokusu çok heyecan verici gelirdi bana. Ses Tiyatrosu bence İstanbul’un en güzel tiyatrosu. Dokusu, tarihi heyecanlandırıyor beni. Artık onlardan neredeyse hiç kalmadı. Anadolu yakasında bir Süreyya Operası’nı, bir de burayı sayabiliriz. Ayrıca sahnenin klasik olması ile içinde yapılacak işin modern ya da alternatif olması arasında bir ilişki yok. Bu sahnede de öyle oyunlar sahneleyebilirsiniz.

Neler hayal ediyorsun bu sahne için?

İlk etapta bir bombardıman oldu. Birçok ustam Baba Sahne’ye destek olabilmek için burada oynamayı teklif etti. Genco Erkal, Ferhan Şensoy, Demet Akbağ, Müjdat Gezen... Onların destek oyunları sahnelenecek önce. Tiyatroadam, İlker Ayrık gelecek. Bizim hazırladığımız iki oyun var. Nisan’da Günay Karacaoğlu’nun oynadığı, Barış Dinçel’in yönettiği ‘AşkÖlsün’ başladı. Bu ayın ilk haftasında da Murat Akkoyunlu ile benim oynadığım, Sebastian Seidel’in yazdığı, Emrah Eren’in yönettiği ‘Bir Baba Hamlet’i oynamaya başlıyoruz. Bunlar haricinde konserlerimiz de olacak.

Baba Sahne bir ilk diyebilir miyiz peki? Arkası gelecek mi?

Neden olmasın? AKM’ye de, Muammer Karaca’ya da talibiz. Yapamıyorlarsa bize versinler. Çiçek gibi yaparız.

Baba Sahne’nin kendi oyunları ‘Bir Baba Hamlet’ ile ‘AşkÖlsün’ün, ayrıca destek oyunlarının ve konserlerin tarihlerini www.babasahne.com’dan takip edebilirsiniz.

Advertising