Sistemi sırtlayanların hikayesi: 'Joko'nun Doğum Günü'

Geçtiğimiz senenin en çok ses getiren eserlerinden biri olan ‘Joko’nun Doğum Günü’nü, oyunun Joko’su Tolga İskit’ten dinledik.

Tolga İskit
Tolga İskit
Gülin Dede Tekin |
Advertising

2012 YILINDA ERSİN Umut Güler öncülüğünde yola çıktıklarından bu yana sahneledikleri tüm oyunlarla dikkat çekmeyi başaran Yolcu Tiyatro, geçtiğimiz sezon Roland Topor’un sert metni ‘Joko’nun Doğum Günü’ ile çıktı karşımıza. Çocukluğu Naziler’den kaçmakla geçen Topor’un absürt bir dilde kendi romanından oyunlaştırdığı hikaye, sistemin birey üzerindeki baskısını, ezen-ezilen, işçi-patron ilişkisini başarıyla anlatan bir kara mizah örneği. Önceki işleri ‘Kapıların Dışında’ ve ‘Başka Bir Dünya İçin Manifesto: Karanlığın Ötesinden Gelen Sesler’ de dahil olmak üzere, seçimlerinde mutlaka muhalif yanını ortaya koyan bir ekip Yolcu Tiyatro. Bu seçimleriyle de 2016- 2017 sezonunda tam 13 ödülün sahibi olarak jürilerin takdirini kazanmayı başardılar. Üstelik sahnesiz bir ekip olmalarına rağmen her ay en az beş oyunu kapalı gişe oynayarak seyircinin de dikkatini çektiler. Onları diğer bağımsız tiyatrolar arasında bir adım öne çıkaran ise oyuncuların birbirlerini sırtlarında taşımalarını gerektiren üst düzey fiziksel performansları ve sahnenin arkasındaki, oyunla iç içe geçen, Tufan Dağtekin’e ait dev boyutlu projection mapping uygulaması oldu. Dekorundan, koreografisine, ışığından animasyonuna kadar birbirini tamamlayan bir ekip çalışması örneği ‘Joko’nun Doğum Günü’. Sahnede, başta bütün oyun boyunca sırtında birini taşıyan Joko’yu oynayan Tolga İskit olmak üzere, Elif Arman, Cenk Dost Verdi, Efe Ünal, Merve Dağlı, Yasemin Ertorun, Burak Üzen ve Sercan Dede’yi izliyoruz. Bu sistem eleştirisine imzasını atan ve seyirciyi iki saat boyunca sahneden koparmayan isim ise yönetmen Ersin Umut Güler. Metin seçimlerinden, teknolojiyi kullanımlarına sahnede çağdaş olanı yakalamayı başaran ve seyircinin gönlünü fetheden Yolcu Tiyatro’nun yolu açık olsun. 

Yolcu Tiyatro’nun yolu ‘Joko’nun Doğum Günü ile nasıl kesişti? 

‘Joko’nun Doğum Günü’ her çağa uygun bir metne sahip. Biz Ersin (Umut Güler) ile konservatuardan arkadaşız. Bu oyunu da üçüncü sınıftayken oynamıştık. Aşina olduğumuz bir metindi. Ben o zaman Joko’yu değil, işçilerden birini oynuyordum. Bu güçlü metni Umut hep kendi bakış açısı ile sahnelemek istiyor ama uygun zamanı bekliyordu. Oturup “Hadi oyun yapalım,” diyebileceğiniz bir oyun da değil. Kondisyon ve fiziksel bir hazırlık süreci gerekliydi. 

Nedir peki Joko’nun hikayesi? Günümüzü neresinden yakalıyor? 

Temel olarak şunu söylüyor: Bu sisteme dokunduğun anda, sistem senin tepene binmeye başlıyor ve sistemin içerisinde olduğun sürece bundan kaçman pek mümkün değil. Bu gerçeği direkt fiziksel bir öneri ile söylüyor. Joko herkesi sırtında taşımaya başlıyor. Bir kere kabul ettikten sonra bunun gerisi de geliyor. Can alıcı nokta şu ki; sistem de hep daha fazlasını istiyor. Sırtta taşınmak yetmiyor, bedeninin içerisinde çok daha derinlerde yer ediniyor kendine. Bundan kaçamıyorsun. Joko önce reddediyor ama bir kere tamam dedikten sonra o da çarkın içine giriyor. 

İnsana kendini umutsuz hissettiren bir durum… 

Bunun seyircide iki türlü tezahürü oluyor. Birincisi, “Kahretsin hayat böyle, bundan nasıl kaçacağız?” diye soranlar… İkincisi, “Ya evet durum böyle ama mutlaka bir yolunu bulmalıyız,” diye umutlananlar. İnsanı bu konuyla yüzleştiriyor gerçekten. Hatta yalnız seyirci değil, oyuncu olarak da yüzleşiyor insan. Sonuçta sanat da bu sistemin içerisinde var olan bir yapı. Siz de o sistemin içerisinde kendinize yer açmaya çalışıyorsunuz. 

Sahnelendiği ilk günden beri çok ses getirdi oyun. Seyirciyi yakalayan neydi sizce? 

Ekip enerjisini iyi oluşturduğumuzu düşünüyorum. Oyun her ne olursa olsun, tiyatrodaki en temel şey. Seyirciyle bir araya geldiğinizde, bir enerji açığa çıkıyor. Bunu ekip olarak yapıyorsunuz. ‘Joko’nun Doğum Günü’nde de bu enerjiyi çok iyi yakaladık. İkincisi, oyunun metni gerçekten çok iyi. Üçüncüsü, çok ciddi bir fiziksel öneri sunuyor. Sahnede gerçekten bir savaş hali var. Bitmek bilmeyen bir enerji... Bunu izlemek çok keyifli. Bir de herkes, hayatları biraz öyle olduğu için kendilerinden bir şey bulabiliyor. 

Az önce de bahsettiğiniz gibi oyun fiziksel yönüyle öne çıkıyor. Nasıl bir fiziksel hazırlık süreci geçirdiniz? 

Umut oyuna çok önceden karar vermişti kafasında. Benimle rol için konuşmaya da çok önceden başlamıştı. Ben zaten fiziksel olarak sürekli çalışan biriyim. Ama buna rağmen dört aylık bir çalışma sürecimiz oldu. Selçuk Gövde ile çalıştık. Selçuk Hoca ile “Bir insan nasıl sağlıklı bir şekilde taşınır?” sorusu üzerine çok ciddi mesai harcadık. Beden aslında doğru çalışınca her şeyi kabul ediyor. Ne kadar güç olursa olsun altından kalkıyor. 

Tek taraflı bir çalışma yeterli olmasa gerek. Taşınanın kişiye de ciddi bir görev düşüyor. 

Onların işi daha zordu bana göre. Ben taşıyorum evet ama tepemdekilerin dengelerini sağlaması çok zor. Oyunu izleyenler görecektir, sadece oturmuyorlar. Sırtlarımızda bir yaşam alanı yaratıyorlar. 

Metinde tüm göndermeler o kadar açık ki… Hiçbir şey gizlenmiyor, seyirciye bırakılmıyor. Böyle bir metni oynarken rejinin dekor, ışık, koreografi ile kurduğu ilişki de ayrı bir önem kazanıyor. Sizin önceliğiniz neydi? 

Oyunda çok ciddi bir hız var. Roland Topor’un metni çok hızlı bir metin. Sahneler ortalama yarım dakika sürüyor. En uzunu iki dakika civarında. Özellikle birinci perde… Düşününce oyundaki bu hız, sistemin hızına tekabül ediyor. Dramaturjik olarak en çok üzerine konuştuğumuz şeylerden biri bu oldu. Sistem çok hızlı işliyor. Siz o sisteme uyum sağlarken de her şey olmuş bitmiş oluyor. Dolayısıyla dekorun değişimi ve arkadaki görsel, hep bu hızı destekleyici unsurlar olarak tasarlandı. Oyunun kendisi de dağılmaya çok teşne. Bir de çok açık, saklı bir şeyi yok. O yüzden nasıl oynayacağın çok önemli. Neyi oynadığın değil. 

Sahnesiz bir ekip olmanıza rağmen teknolojiyi fazlasıyla kullanabiliyorsunuz. Bu anlamda aklınızdakileri tam olarak yansıtabildiniz mi sahneye? 

Aslında elimizdeki teknoloji daha fazlasına imkan verse, daha farklı şeyler görebilirdi seyirci sahnede. Yalnızca teknoloji de değil. Umut, ne kadar imkan varsa zorladı. Hayalinde çok daha fazlası vardı. Mesela kongreciler meselesi çok daha şaşaalı olabilirdi. 

Daha grotesk bir hale getirmek gibi mi? 

Evet. 

Oyunun ilk perdesinin daha net bir matematiği var. Her karakter ayrı bir vücut diline sahip mesela. İkinci perdede bu biraz dağılıyor sanki. Aslında yönetmene sorulacak bir soru ama senin de fikrini merak ediyorum. 

Bu biraz da oyunu izleyenlerin de anlayacağı üzere yapışma meselesinden kaynaklanıyor. İkinci perdenin en büyük sıkıntısı kendini çok tekrar ediyor olması. 

Peki, kesilemez miydi metin ikinci yarıda? 

Kesme meselesini çok tartıştık. Ancak yazar sistemin birçok noktasındaki karşılığı olan detayları metne serpiştirmiş. Yönetmenimiz de her birini çok önemsiyor. Öyle olunca kesemedik. 

Sahnesiz bir ekip olarak bu kadar çok oyun oynayan tek ekip sizsiniz sanırım. Büyük bir salona da ihtiyacınız var. Nasıl başa çıkıyorsunuz? 

Umut inanılmaz çalışıyor bu konuda. Bir de oyun tuttukça sahneler de bize mutlaka ayda bir gün ayırıyorlar. Oyun kendi PR’ını yapıyor. 

Bol ödüllü oyunları uzun yıllar izleme şansı buluyoruz. ‘Joko’nun Doğum Günü’ ikinci yılını bitirdi. Önümüzdeki yıl da izleyebilecek miyiz oyunu? 

Çok istemekle beraber bu konu b elimin durumuna göre şekillenecek biraz. Ağrılarım var. Sezon sonunda kontrole gideceğim. Sonuca göre devam edip edemeyeceğimiz belli olacak. 

Joko’nun Doğum Günü, 8 Mayıs, Moda Sahnesi, 20.30, 35-45 TL / 17 Mayıs, Artı Sahne, 20.30, 40-50 TL / 18 Mayıs, Akas ya Kültür Sanat Merkezi, 20.30, 55-60 TL / 24 Mayıs, Barış Manço Kültür Merkezi, 20.30, 40-50 TL

Advertising